Berker Peksağ.

"almanya" etiketine sahip yazılar:

04 Mart 2008, Salı

Stalingrad Savaşı

Saat: 18:52:38

Bildiğiniz gibi Stalingrad Savaşı(Türkçe), İkinci Dünya Savaşı'nın kaderini etkileyen en önemli mücadelelerden biridir. Alman Genelkurmay'ının Barbarossa Harekatı adını verdiği Rusya'nın işgal planında, ibre kış bastırmadan önce Alman Ordusu'ndan yanaydı. Kış bastırıp, ordunun en büyük kozu olan Panzerlerin kar ve çamur nedeniyle, ilerleme hızlarının düşmesi Moskova'nın kuşatılmasını ve dolayısıyla Rusya'nın işgalini geciktiriyordu.

Aynı zamanda, Panzerler için gerekli olan tamir ağı ve yedek parçaları da yeterli değildi. Bu durumda yapılması gereken şey, savunma amaçlı mevzilenip kışı orada geçirmek ve tüm ordunun ihtiyaç duyacağı ikmal maddelerini güvenli olarak cepheye ulaştırmaktı. Ama Adolf Hitler, sınırları olmayan egosu nedeniyle ilerleme emri verdi. Kar ve çamurda, ince paletleriyle en büyük kozu olan hareketliliği kaybeden Panzerler, çöken ikmal hattının getirdiği cephane ve yiyecek eksikliği de eklenince Almanların bozguna uğraması kaçınılmaz oldu ve Feld Mareşal Friedrich Paulus, 2 Şubat 1943'te teslim oldu.

Aşağıda, bu bozgun sırasında esir alınan 76. Piyade Tümeni'nden Heinrich Zahler'in mektubunu okuyacaksınız.

Benim ismim Heinrich Zahler, 31 ocak 1943'te Sovyetler tarafından kuşatılan Alman 6. Ordusu'nun, 76. Piyade Tümeni'nde teğmendim. 1 Mart 1921'de Bremen'de doğdum ama bir daha Bremen'i ya da bir sonraki doğum günümü göreceğimi hiç sanmıyorum. Gizlice yazdığım bu mektubun(mektubu bulurlarsa, beni hemen idam ederler) aileme ulaştırılacağını umut ediyorum. Babam, Fredrich, Bremerhaven limanında çalışıyor ve annem Hannah, Bremen Üniversite Hastanesi'nde ebe. İkisini de ne kadar çok sevdiğimi ve beni bir daha göremeyeceklerini anlamalarını istiyorum. Buradan, cehennemin en derin çukurundan kurtulmanın tek yolu ölüm.

Popovlar bizi yenip, yorgun düştüklerinde, kuşatıldığımız Stalingrad'tan bizi hemen tahliye etmeye giriştiler. Ama bütün tekerlekli araçlara Rostov'daki Rus cephesinde ihtiyaç vardı bu yüzden şu an tutulduğumuz kampa yürüyerek gelmeye zorlandık. Bazılarımızı hiç gelmeyecek olan buharlı lokotifi beklemek üzere hayvan taşınan vagonlara doldurdular, bir hafta sonra vagonlar açıldığında, içine hapsedilmiş 3,000 subay ve erin öldüğü anlaşıldı. Ama binlerce askerimiz, tifüs, dizanteri, soğuk ve savaşta aldıkları yaralardan Stalingrad'taki geçici esir kampından bile ayrılamadan öldüler. Geçmişe dönüp baktığımda, bu arkadaşlarımızın şanslı olduklarını düşünüyorum.

Ulaşacağımız son nokta olan kampa, yürüyerek beş günde ulaştık. Buraya yiyecek, su ve altında barınabileceğimiz hiçbir yer olmadan soğukta yürüyerek geldik. Yürüyemeyecek durumda olanlar vuruldular ya da ölene kadar dövüldüler, bazılarımızı da çırılçıplak soyarak soğukta donmaya terk ettiler. Bu yürüyüş sırasında binlerce askerimiz öldü. Ve belki de bunlar şanslıydı.

Burası esir kamplarının en büyüğü olan 108 Numaralı Kamp ve Beketovka'da. Ruslar buraya "katorga" diyorlar, bunun anlamı çok çalışma, az istihkak ve hayatta kalabilmeniz için tıbbi destek alamayacaksınız demek. Kamp eskiden okulmuş, ama çocukların böyle bir yerde eğitim gördüklerine inanmak zor. Okul, Stalingrad Savaşı sırasında kısmen yıkılmış; pencere, kapı, yatak yok, üzerimizde çatı ya da herhangi bir mobilya yok; ahşaptan yapılmış her şey uzun süre önce Kızıl Ordu askerlerini ısıtmak için yakılmış. Tek yakıtımız kendi kurumuş dışkılarımız. Eksi 35 derecede birbirimize sokularak, battaniyesiz, yerde yatarak uyuyoruz.

Kampa ulaştığımızda yiyecek ve su yoktu, birçok asker kar yemekten öldü. İki gün sonra bir köpeğin veya atın bile yemeyeceği kepekli su gibi bir şey verdiler, bugün bile, buraya gelişimizin üzerinden aylar geçtikten sonra hiçbirimiz günde yüz gramdan fazla ekmek yemiş değiliz -tabii buna ekmek denirse, bir yol işçisinin postallarının altına girmiş çakıl taşı kadar sert. bazen özel ısmarlamayla çorba için patates kabuklarını haşlıyoruz ve her zaman zeminde biriken tozları tütün gibi sarıp içiyoruz- bu Rusların tütün eksikliğine buldukları çözüm, buna "tırmık" diyorlar. Her sabah kendimizi zorla yerden kaldırdığımızda, en az yarımızın sabahı çıkartamadığını görüyoruz. Buraya geldikten bir hafta sonra, bir sabah uyandığımda, birkaç kez hayatımı kurtarmış olan Çavuş Eisenhauer'in öldüğünü ve yerde taş kestiğini gördüm; tanınmaz durumdaydı, soğuktan taşlaşmadan kısa süre önce ölümün son aşamasında fareler onun vücuduyla kendilerine bir ziyafet çekmişlerdi. Burada sadece fareler insan eti yemiyor. Bazen cesetler ortadan kayboluyor, pişiriliyor ve yeniyor. İçimizdeki yamyamları farketmemiz çok kolay oluyor, yüzlerindeki solgunluk kayboluyor ve geriye kalanlarımızdan sakınarak, uzak duruyorlar. Bunun dışında sabah, cesetlerin uyuduğumuz yerden dışarıya sürüklenmesiyle başlıyor, ölü numarası yapmadığımızdan emin olmak için Popovlar her cesedin kafatasına çekiçle büyük bir çivi çakıyorlar. Cesetlerin üzerindeki tüm cesetleri soyuyorlar, penseyle dişlerdeki altın dolguları söküyorlar ve (birkaç aydır toprak donmuş durumdaydı) cesetleri styena'ya -Popovların ölü kardeşlerimizin çıplak cesetleriyle inşa ettikleri duvara yerleştiriyorlar.

Başımızda duran muhafızlar asker değil, askerlerin hepsine cephede ihtiyaç var, bunlar zakone, yani çalışma kamplarında hizmet etmeye mahküm sıradan suçlular, acımasızlıklarının ve ahlaksızlıklarının sınırı ve hesabı yok. Bu adamların tanık olduğum bütün kötülüklerini, Stalingrad Savaşı boyunca, birbirlerine yaptıklarına da inanıyorum. Biz 108 Numaralı Kamp'a gelmeden önce.

Mayıs ayının sonunda, Beketovka'da hala hayatta kalmayı başarabilenlerimizi inşaat işlerinde çalıştırmaya başladılar -önce kampıninşasında, sonra da yakındaki bir demiryolu istasyonunun inşaatında. Kış çok kötüydü ve kıştan kurtulanlarımızın çoğu yaz aylarının bizim için iyi olacağını varsayıyordu, en azından ısınacaktık. Ama yaz geldiğinde sıcağında, soğuk kadar dayanılmaz olduğunu anladık. En kötüsü de sivrisineklerdi. Daha önce insanların çırılçıplak soyulup, ölünceye karın üstünde durmaya zorlandıklarını görmüştüm (buna oontar-paydkant-"kış cezası" diyorlardı). Şimdi de insanların çırılçıplak soyulup, ağaca bağlandığını ve "beni vurun!" diye bağırana kadar sivrisineklere terkedildiğine tanıklık ediyorum (buna da samap paydkant-"yaz cezası" diyorlar). Bazen vuruyorlar, ama çoğunlukla sivrisinekler korkunç işlerini kendileri yapıyorlar, zaklar bir Alman için kurşun harcamanın israf olduğunu söylüyorlar. İşin gerçeği, kardeşlerimizi akla gelmeyecek en iğrenç yollarla öldürüyorlar. Müfrezemden bir onbaşıyı foseptik çukuruna attılar ve dışkıların içinde boğulmaya terk ettiler. Suçu ne miydi? Bir zak'tan su istemişti. Bir arkadaşım, Helmut von Dorff, 6. panzer Ordusu'nda teğmendi, kırık omzuyla demiryolu traversi taşımaya zorlanmış ve demirin ağırlığı altında ezilmekte olan bir askerimize yardım etmeye çalıştığı için cezalandırılmıştı. Zaklar, von Dorff'u bir telgraf direğine bağladılar ve dik bir yamaçtan aşağıya, Volga Nehri'ne yuvarladılar, büyük olasılıkla nehirde boğuldu.

Sonucu ölümle bitmeyen ceza yok gibi; bu vahşete ve işkencelere dayanabilenler, açlık, aşırı çalışma ve dizanteriden ölüyorlar. Bir asker, gıdasızlıktan o kadar zayıflamıştı ki, neredeyse kalça kemikleri yok olmuştu, arkasındaki kemiklerden biri derisini ve etlerini yırtarak dışarıya fırlamıştı, sonunda yarasındaki ihtihap yüzünden öldü. Dövmek sıradan bir şey ve ceza olarak görülmüyor, zalar disiplinli olduklarını kanıtlamak için yeni yollar keşfetmekten çok hoşlanıyorlar.Luftwaffe 9. Uçaksavar Tümeni'nden bir çavuş bu şekilde cezalandırıldı. onu, içinde binlerce bitin üremesini sağladıkları tabut büyüklüğündeki bir kutuya kapattılar ve yirmi dört saat orada tuttular, kutunun kapağını açtıklarında ısırıklar yüzünden çavuş o kadar şişmişti ki onu kutudan çıkaramadılar ve kutunun yan tarafını kırmak zorunda kaldılar böyle şeyler zakların eğlencesi. İşte bir örnek daha: 371. Piyade Tümeni'nden bir kurmay subayın -ismini şu anda anımsayamıyorum- ağzına uzun bir ip geçirdiler, tıpkı bir yular gibi, sonra ipi gerip omuzlarının arkasına geçirip, bilek ve dirseklerine bağladılar, bütün gün su vermeden, yüzüüstü yere yatırdılar; subay bir daha yürüyemedi.

Burada ahlaktan bahsedilemez. Beketovka'da böyle bir kelime yok, belki de Rusya'nın hiçbir yerinde böyle bir kelime yok. Öyle bile olsa, yardım edemediğim zamanlarda, bu ülkeyi işgal ederek talihsizliğimizi bizim yarattığımızı düşünüyorum. Liderlerimiz bizi buraya getirdiler ve ölüme terk ettiler. Bir Alman olduğum için hala gurur duyuyorum, burada kendimizi idare etmemizden guru duyuyorum. Anavatanımı seviyorum, ama başına gelebilecelerden korkuyorum, Kızıl Ordu Almanya'yı ele geçirirse, hısım akrabamızın başına neler gelecek kim bilir? Bunun düşüncesine bile dayanamıyorum.

Stalingrad'tan Beketovka'ya 50,000 kişi yürüdük -bugüne kadar 45,000 kişi öldü. Diğer kamplara gönderilen Almanların akıbetlerinin de aynı olduğunu öğrendim. Ölüm bizim için en iyisi, bunun anlayabilmek ilginç, çoğunlukla en güçlüler ilk önce ölüyor. Önümüzdeki kışı göremeyeceğim, zaten hastayım. Başka bir kampa gönderileceğim dedikodusu var -Omsk ilindeki, Tyumen'de bulunan 93 Numaralı Kamp'a- ama bu yolculuktan sağ çıkabileceğimi sanmıyorum.

Daha fazlasını yazacaktım, ama yakalanmaktan korkuyorum, bu korkunç yerle ilgili şeyler yazmakla bitmez. Bu mektubu her kim okuyorsa, sizden ricam, fırsat bulduğunuzda, böyle bir yerde benim gibi ölümleri farkedilmeyecekler ve hayatta kalmayı başarabilecek talihsiz ruhlar için dua etmeniz. Tanrı seni korusun, sevgili okur. Ve Tanrı, Anavatanımızı korusun. Yaptığım tüm yanlışlar için beni bağışlayın. Onlar kim olduklarını biliyor. Tarihi biliyorum, sanırım 1943 yılı, Eylül ayının sonları olmalı.

Teğmen Heinrich Zahler
76. Piyade Tümeni
108 Numaralı Kamp
Beketovka

1 yorum yapılmış.



Ne yapıyorum? (twitter)

 

Son yorumlar


Sık kullanılanlar


Projeler


Takip ettiklerim


En son dinlediklerim (last.fm)

 

(c) Berker PEKSAĞ. 2004-2009

Yayımlanan yazılar, kaynak gösterildiği müddetçe kullanılabilir.
Yapılan yorumların sorumluluğu yazarına aittir.